Yalnızlaşan Kim?

"Geçmişine saygı ve hürmetle sarılmayanlar,

Gelecekten güler yüzle hoş geldin bekleyemezler…"

Fotoğraf: Halit Bülkeri

NESİR / BEHRAM GUR

 

“Yeni nesil yalnızlaşıyor!”

“Yeni nesil asosyalleşiyor!"

gibi yakınmaları hepimiz duyuyoruz. Duyuyoruz ama belki kızgınlıktan, düşünme yetimiz azalıyor belki de işimize gelmiyor bu olayın neden ve niçinlerini düşünmek. Ne de olsa düşünmek sorumluluk gerektiriyor... Bu sebepten olsa gerek sadece kızıyor ve konuşuyoruz ama düşünmüyoruz.

 

Yalnızlaşan aslında gençlerden daha çok gençlerin yanlarından uzaklaşmasından ve terk edilmekten korkan yaşça büyüklerimizdir. Çünkü her geçen gün sayıları azalıyor ve bunun aksine yalnızlıkları artıyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler insan aklını duraklatacak kadar hızlı gelişirken, büyüklerimiz hâlâ kendi gençlik zamanlarında yaptıkları birikimle hayatlarını devam ettirirken, gençlerin de kendilerine uymasını beklemektedirler. Bu yüzden kızgınlar, şaşkınlar, çaresizler ve "yalnızlaşıyorlar”

 

Gençlere haksızlık ediyorlar; onların dilinden anlamak, onları anlamaya çalışmak yerine susturarak tahakküm altına almaya çalışıyorlar. Belki gençler bu tahakkümü kabul etmiş gibi görünüyorlar ama iç dünyalarında bir direniş başlatıyorlar. Bu direniş, kişiler aynı ortamda kaldıkça birikiyor ve üstesinden gelemeyince eyleme dönüşüyor. Maalesef son zamanlarda yetişkinlerden uzaklaşan ve onların hayat tecrübelerinden hakkıyla faydalanamayan gençleri; internet siteler, televizyon dizileri ve amaçları cehenneme odun toplamak olan insanlaşmış şeytanlar eğitiyor. Bütün bunların sonucu olarak bazı gençler ya anne-babalarını vahşice öldürüyor veya öfkeleri yön değiştirerek her şeyden habersiz olan masum çocukların kanına giriyorlar.

 

Tek Sorumlu Gençler mi?

 

Bütün bu kötülüklerin ve ahlaki çöküşün tek sorumlusu gençler olamaz… Eğer yetişkinler ve aileler üzerine düşeni hakkıyla yapmış olsaydı bunların önüne geçilebilirdi. Şöyle ki; gençler bebeklikten itibaren teknolojinin kucağında yetişiyor. Bunun sonucu olarak televizyon, telefon ve en tehlikelisi bilgisayar bağımlısı bir genç nesil yetişiyor. Gençler hiç kimseye soramadığı soruların cevaplarını teknolojide buluyor, haliyle ona bağlanıyorlar. Gençleri dinliyor, anlıyor ve sorularına sınırsız cevaplar veriyor hem de bıkmadan usanmadan, kızmadan, azarlamadan!

 

Bir zamanlar Müslüman-Türkler olarak geniş ailelerimiz vardı. Çocuklar eğitimin temelini dedesinden ve ninesinden alırdı. Böylece kuşaklar arasında her ne kadar fark olsa da uçurum olmazdı.

 

Ne zaman ki kadınlarımız çalışmaya başlayıp işkolik oldular, huzurevlerinin (!) sayısı arttı ve nesil yavaş yavaş ne idiğü belirsiz bakıcılara emanet edilmeye başlandı işte o zaman evde, okulda, toplumda; asi, ne istediğini bilmeyen, amaçsız ve hedefsiz bir nesil yetişmeye başladı.

 

Bu durumda sorumlu aramak gerekirse listenin başında yetişkinler gelmektedir. Aile! Öğretmen! Devlet yöneticileri! Bu kadar yetişkin arasında en son sorumlu tutulacak olanlar gençlerdir.

 

Herkesin her şeye bir bahanesinin olduğu şu dünyada, gençlerin ihmalini geçerli kılacak hiçbir bahane olamaz. Geçerli bir bahane olamayacağı gibi bu ihmalden kaynaklanan problemlerle ilgili şikâyet etme hakkımız da olamayacaktır.

 

Esirgeyebilir misiniz?

 

Huzurevlerinin (!) yanı sıra varlığına (her ne kadar sayıları çok olsa da) sevinemediğimiz "Çocuk Esirgeme Kurumları" kurulmaya ve artmaya başladı. Sormak lazım dünyanın hangi kurumu çocuğunu anne ve babasından daha fazla esirgeyebilir? Koruyabilir? Meğer ne kadar çok çocuk varmış esirgenecek ve korunacak! Bugün Çocuk Esirgeme Kurumlarının hangisine giderseniz gidin sırada bekleyen yüzlerce aile! Yazık! Gerekçe: "Bu kurumlarda fizikî şartlar daha iyi ve çocuklar 18 yaşına geldiğinde iş kaygısı çekmeksizin bir işe ve maaşa sahip olmaktadır." Böylece çocuğun hayatı kurtarılmış oluyor! Diyelim ki böyle de olsun, bu çocuğun dünyasını kurtarmış olalım. Bunun neresinde anne sevgisi ve sıcaklığı, dedesinin ve ninesinin terbiyesi, aile aidiyeti; her şey kurum çalışanlarının insafına kalmış ve onlara emanet… Burada mesele kurumu ve varlığını eleştirmek, sorgulamak değildir. Böyle bir kuruma ihtiyaç duyulmasaydı devlet bu kurumlar için o kadar harcama ve istihdam çalışması yapmazdı. Asıl mesele toplumdaki çürümedir. Toplumun en küçük (büyük) yapı taşı olan aile çürümeye başladı. Önce evler küçüldü ve ailenin tecrübe hazineleri olan dedeleri ve nineleri küçülen evlere sığamadılar, nereye göndermeli şimdi bunları derken ihtiyaçlarının eksiksiz karşılanabileceği, sıcak ve rahat bir ortamda barınabilecekleri, huzur bulacakları evler aklımıza geldi ve nasıl olur acaba derken alıştık. Hatta evlerin içinde garip bir genişleme ve huzur hisseder olduk. Çünkü tahammül denen haslet bizden çoktan uzaklaşmıştı. Utana sıkıla da olsa artık durumdan memnunuz.

 

Evde büyüklerimiz olunca eşlere ve çocuklara bağırıp çağırmak ayıp sayıldığından onların yokluğunda bunları özgürce yapabiliriz artık. Ve sıra çocuğa geldi; ağlaması, hasta olması, geceleri uyanması ve uyandırması... Bunun bir sonu olmalı ama yok, sonu gelmiyor ve şiddet başlıyor. Sonrası malum... Devlet baba bir şeyler yapmalı diyoruz. Yapmalı ki nesil helak olmasın ve sonuçta Çocuk Esirgeme Kurumları çocuğa sahip çıkıyor. Sevgisiz (ailesiz) yetişen nesil, aile kuramıyor ve "3. Sayfalar" dolup taşıyor. Sudan sebeplerle yuvalar yıkılıyor; aileler parçalanıyor ve cinayetler artık aleni hale geliyor. Maalesef yazık oluyor…

 

Müslüman-Türk aile yapısının terbiyesi ve gelenekleri Froyd'la falan öğretilecek şeyler değil, maalesef bizim amacımız doğru olsa da aracımız yanlış. Millet olarak yaşama tarzımız görerek öğrenmeye dayalı; hiç öğrenim hayatı olmayan birisi, nasıl çalıştığını gördüğü bir sistemi hemen anlar ve çalıştırmaya-kullanmaya başlar. Bunun gibi aile kurmayı da biz böyle büyüklerimizden görerek öğreniyoruz.

 

Evlerimiz; önce küçüldü sonra tabaklar ayrıldı akabinde ben merkezli düşünme ve yaşama; özendirilerek artmaya başladı.

 

Kısık Seslere Ne Oldu?

 

Büyüklerin yokluğunda, önceden hiç duyulmayan veya kısık olan sesler yükselmeye başladı. Eşler arası tartışmalarla yükselen ses, kadının ağlaması, kırılan eşyaların sesi; televizyon, müzik vs. bu kadar gürültü içerisinde huzur, hanemizi terk etti ve aslında "huzur evi" olması gereken yuvalar, dert, sıkıntı ve çile evlerine döndü.

 

Velhasıl:

 

GEÇMİŞİNE SAYGI VE HÜRMETLE

SARILMAYANLAR, GELECEKTEN

GÜLER YÜZLE HOŞ GELDİN

BEKLEYEMEZLER…

İletişime geç: dergi@seferidergisi.com

seferidergisi@gmail.com

Bizi TakipEdin

Tasarım  I  Adnan Tanır