Millet mi Nation mı?

NESİR - ERTUĞRUL GAZİ DEMİR

 

Millet kelimesi Arapça kökenlidir. Millet kelimesine hangi manaların verildiğine bakacak olursak, örneğin Atabet'ül Hakayık'ta "din, mezhep, bir din veya mezhebe mensup cemaat" şeklinde açıklanmıştır. Ahmet Vefik Paşa ise Lügât-ı Osmanî'de (1876) milleti "ümmet, kavim, cemaat" şeklinde açıklamıştır.

 

Bu kısa manâlandırmadan sonra bile apaçık biçimde görülüyor ki millet olmak, modern zamanın tanımındaki milletten çok daha farklı bir haldir. (Gerçi modern zamanda millet kelimesi pek tercih de edilmiyor.) Evet, millet olmak bir hâldir dersek yanlış söylemiş olmayız. Milletin diğer fertlerinin hâlleriyle hâllenmek, dertleriyle dertlenmek, yekvücut olabilmek, tek yumruk kalabilmek millet olabilmenin yolunda birer yapı taşıdır. Yine “ümmet” kelimesi ile “millet” kelimesinin de aynı kökten türedikleri dikkati caliptir.

 

Ayrıca önemli bir diğer husus da millet kavramının ne derece geniş bir yelpazesinin olduğu, kuşatıcılığının ne kadar çaplı olduğu ve hamurunun ne kadar sağlam olduğu hususlarıdır. Öyle ki millet kavramını kullanmak, bunu yaşatmak dahi millet olabilmenin önemli şartlarındandır. Örneğin Osmanlı Devleti nasıl bir medeniyet ve şuurla hareket etmiştir ki, coğrafya gözetmeksizin dünyanın dört bir tarafında aynı millete mensup insanlar yetişmiştir. Eğer Osmanlı Devleti bir millet bilinci ve teziyle fethettiği toprakların insanlarını kucaklamasa yahut kucaklayamasa idi aynı şekilde bir medeniyet zuhur eder miydi?

 

İstiklal Marşımız nasıl biter? "Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklal." Bu şiirsel “devrik” cümleyi düzenli cümle şeklinde okuyalım, şöyle ki: "İstiklal, Hakk'a tapan milletimin hakkıdır." Burada da Akif'in millet tanımının ipuçlarını bulmak mümkündür. Zira Akif burada millet olabilmeyi Hakk'a tapmak şartına bağlı kılmıştır. Yani tıpkı Atabet'ül Hakayık'taki millet tanımı gibi. Bu bağlamda modern zamanın zihinlere ektiği ırkçılık tohumları ve anlayışı ile bizim millet tanımımız ve anlayışımız temelde farklıdır ve başkadır.

 

Şimdi şu durumu hatırladığımızda bizim millet kavramımız ile modern zamanın "yeni" tanımı arasındaki çarpıcı farkı bir kere daha göreceğiz.

 

Millet kelimesinin Fransızca “nation” karşılığı olan yeni anlamı Türkçe'de türemiş ve Türkçe'den modern Arap dillerine 19. yüzyılda aktarılmıştır. Aklınıza ne geldi, elbette "ulus" değil mi?

 

19. yüzyıla kadar bizler milleti baştaki anlamıyla, yani asıl anlamıyla kullandık ve daha önemlisi öylece anladık ve bunun sonucu olarak o şuurla yaşadık. Öyle anladığımız için öyle yaşadık, var olabildik. Ancak Fransız İhtilali sonrası dünyada ulusalcılık adeta trend haline geldi. Müthiş bir popülariteye ulaştı ve en fena bir veba gibi dünyaya yayıldı. Bu vebadan en çok etkilenecek olan ülkeler ise hiç şüphesiz imparatorluklar idi, yani "çok uluslu" devletler...

 

Millet anlayışımız ulus anlayışına indirgendiğinde felaketlerle karşılaşmaya başladık. Çünkü milleti asıl manasıyla anlayan "millet", yeni düzende gömleği bedenine dar gelen bir pehlivan misali, sığ ve vebalı kelimeleri millete ikame etmeye uğraştı ve çözümü elinde olmayan bunalımlar başladı. Bu bunalımlar öyle yenilir yutulur bunalımlar değildi ve tez geçecek bir şey de olmadığı sonradan anlaşılacaktı. Ayrıca bu öyle bir veba idi ki; aklı, hafızayı, fikri, kalbi, lisanı doğrudan ya da dolaylı etkileyecekti…

 

Son birkaç yıldır memleketimiz, ayyuka çıkmış fakat adı konmamış bir savaşın içerisindedir. Bu savaş yenidünyanın yeni türettiği bir savaştır. Yani gayri nizami bir savaş... Şehirlerde bombalı saldırılar, askeri araçların geçişi sırasında patlamalar ve sair saldırılar. İşte bunlar birer gayri nizami harp tekniğidir. Bu olağanüstü dönemden en az hasarla çıkmak ve düşmana galibiyet sevincini, mazluma mağlubiyet hüznünü yaşatmamamızın tek bir çıkar yolu vardır; o da "yeniden o eski millet" olabilmeyi becermektir. Yeniden millet olabilirsek kenetlenmiş olacağız. Omuz omuza vermenin yolu millet olduğumuzu hatırlamamızdan geçmektedir. Kurşunlara ve düşmana göğsünü siper edecek sine ancak milletin fertlerinde mevcuttur.

 

Türk milleti yüzyıllarca İslam'a sancaktarlık yapma şerefine mazhar olmuş bir millettir. Böyle bir millet, Yaradan'ın yardımı ile kolay kolay gömülemez ve zaten gömülemedi... Kökleri maziye dalları atiye uzanan bir milletin aziz fertleri olarak ayağa kalktığımız gün, yeniden millet olduğumuzu idrak ettiğimiz gün ile aynı gündür.

Yukarıda okumuş olduğunuz yazıyı, 15 Temmuz işgal teşebbüsünden aylar önce yazmıştım. Millet olabilmek için aşkla yazmıştım. Ve gerçekten “o eski millet”e dair taraflarımızdan yoksun olduğumuz vehmi ile yazmıştım… Ancak o gece şahit oldum ki biz o eski milletmişiz! Bursa'yı fetheden, Edirne'yi fetheden, İstanbul'u fetheden, Karadeniz'i Türk yapan, Akdeniz'e Türk nişanı takan, Bosna'yı ve Balkanlar'ı İslamiyet ile şereflendirip şanlı Peygamber(s.a.v.) ile tanıştıran ve oraları mamur eyleyen; Mısır'a Resul-ü Zişan Aleyhisselam'ın izinde yürüyen, Safevi'yi titreten ve hâdim'ul-haremeyn'iş şerifeyn gibi bir şerefe nail olan; Avrupa'nın kapılarını sallayan, Mohaç'ın tozunu attıran, denizleri yelken yelken güzelleştiren... Ve daha sayılamayacak nice destansı geçmişi ve şerefli yaşantısı bulunan bir ecdadın torunlarıymışız! Aşk olsun bize!

 

Bu yazı, İtibar Dergisi'nin 60. Sayısında yayınlanmıştır.

İletişime geç: dergi@seferidergisi.com

seferidergisi@gmail.com

Bizi TakipEdin

Tasarım  I  Adnan Tanır