Kalp Süzgeci

NESİR - RIDVAN TANIR

 

Türkiye, resmi verilere göre nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman olan bir ülke durumunda. Peki, bu oranın ne kadarı islâmı, müslümanca yaşamayı gerçek manada hayatlarına yansıtmışlardır. Asırlardır islâmın sancaktarlığını yapmış olan bu millet XX. Yüzyılın başlarından itibaren yoğun bir yozlaşmaya maruz kalmış ve günümüzde de giderek artan bu yozlaşmanın ağır bilançosu ortaya çıkmıştır.

 

Sahabe efendilerimizi gören Tabiin ehlinden olan Hasan-ı Basri Hazretlerine sorulan “sahabe efendilerimizin yaşayışıyla bizim yaşayışımız nasıl?” sorusuna “siz onları görseydiniz deli derdiniz, onlar sizi görselerdi bunlar Müslüman değil derlerdi” cevabını vermiştir. Aradan geçen 14 asrı da hesaba katacak olursak günümüzdeki Müslümanların ahvali az çok ortaya çıkmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasının baş müsebbibi pek tabii aile yaşantısı yani ebeveynlerdir. Aile yaşantısı bir insanın kişiliğinin ve karakterinin oluşumunda mihenk taşı konumundadır. Bilindiği üzere ebeveynlerin genler yoluyla sirayet eden bazı özellikleri aile yaşantısıyla da tesirini doruk noktasına ulaştırmaktadır. Müslüman anne ve babadan doğan ve o ailede yetişen bir çocuk dinini, hayatını bu eksende devam ettirebilecek doğru bilgileri öğrenme olanağına sahip olabiliyor. Peki madalyonun tersinden bakacak olursak ya diğerleri? Müslüman bir anne-babadan olmayan ya da olup da Müslümanca yaşamayan bir ailede yetişen, dininden bihaber olan, manevi boşluk içinde olan bir birey ne yapmalı? İlk akla gelen yetişkinlik çağına geldiğinde hür iradesiyle, aklıyla kendi iç muhasebesini ve doğru-yanlış tetkikini yapıp doğru yolu yani islâmı tam manada idrak ederek bulmasıdır. Bu hususta Sahabe Efendilerimizin bazılarının, islamın yayılmaya başladığı ilk yıllarda ailesiyle ters düşme pahasına islamı seçmeleri ve doğru bildikleri yol uğruna anne ve babasına, kardeşlerine, akrabalarına karşı tutum ve davranışları önümüzde güzel bir örnektir fakat yeterli değildir. Çünkü ne zaman Asr-ı Saadet zamanıdır ne de yanımızda peygamberimiz (as) vardır. Peki, doğru ne yanlış ne?

 

Bu konuda en geniş biçimde kabul gören görüş kalp süzgecidir! Müslüman için kalp mühimdir. Eğer yanlış bir iş yapıyor iseniz kalbiniz bundan huzursuz olur, rahatsızlık duyar. Doğru bir iş yaptığınızda ise kalbiniz mutmain olur, huzur bulur. Kalbin rahatsız olduğu ya da huzur bulduğu durumlar bizi doğru yanlış paradoksunun çözümüne götürür.

 

Ailenizde veya akrabalarınızda yanlış tutum ve davranışların olması sizin de aynı yolu doğru kabul edip peşinden gitmenizi gerektirmez. Yetişkinlik çağına erişmiş olan her birey akıl ve mantık çerçevesinde yaşantısını gözden geçirip kalbinin rahat olup olmadığına bakmalı ve yaşantısını aileden gördüğü şekliyle değil dosdoğru olan islamın kuralları çerçevesinde Müslümanca bir şekilde idame ettirmelidir.

 

Burada dinini layıkıyla öğrenen, bilen güruha büyük bir sorumluluk düşüyor. Çevresinde sırf aileden gördüklerinden ya da görmediklerinden dolayı günah bataklığına batmış veya hiçbir şekilde dini bir bilgisi ve birikimi olmayan ama kalbinde zerre kadar bile olsa iman ışığı olan insanlara karşı kendimizi o kişinin yerine koyarak doktorun hastasına yaklaşımı gibi bir yaklaşımda bulunmaları gerekiyor. Çünkü hiç kimse imtihan olmadığı günahın, günahsızı değildir.

 

 Hazreti Mevlana'nın dergahına gelen bir sarhoş içeri girmek isterken müritleri durdurur. Sarhoşu geri çevirmek isteyen müritlere, Mevlana hazretleri durumu fark edip kimdir bu adam? diye sorunca, müritleri, şarap içmiş sarhoşun biri sizi rahatsız etmemesi için göndermeye çalışıyoruz derler. Bunun üzerine Hazreti Mevlana; şarabı o içmiş ama siz sarhoş olmuşsunuz, meyhaneye gitmemiş dergaha gelmiş doğru yola gelmiş niçin mani oluyorsunuz deyince sarhoşu içeri buyur etmişler. Bu hikayeden hareketle hiçbir insana su-i zanla bakmadan, hakir görmeden, ayıplamadan kucak açılması, el uzatılması gerekmektedir.

İletişime geç: dergi@seferidergisi.com

seferidergisi@gmail.com

Bizi TakipEdin

Tasarım  I  Adnan Tanır