Hanımeli

NESİR - R. F. GÖKKAYA

 

Akşamüstü yalının beyaz panjurları arasından insanın kulağını okşayan bir musiki yayılıyordu. Evet, Tanburi Cemil Bey'di bu. Boğaz'ın dalgalarıyla aynı ahenkte yükselip alçalan o güzel ses, ruhu mest edecek derecede insana şevk veriyordu. Erguvanlar henüz yeni açmış o mis gibi kokuları yayılıyordu etrafa. Yalının çitlerini saran hanımeli, insanın başını döndüren bütün güzel kokulara inat, "Buradayım." diyerek fark ettiriyordu kendini.

 

Yalının kameriyesinde, ilkbaharın bu akşamüstü serinliğinde, Melâhat Hanım kocası Mümtaz Bey'le oturuyor; tanıştıkları o ilk günü ve aradan geçen yılları hüzünle bazen de neşeyle yâd ediyorlardı. Melâhat Hanım gözlerinde buğulanan sıcak damlaları silerken kocasına seslendi:

 

— Bir bardak daha doldurayım isterseniz?

 

Mümtaz Bey hanımının demlediği bu mis kokulu çayı överek: — Ellerinize sağlık Melâhat Hanım, dedi.

 

Melâhat Hanım kocasının çok sevdiği ince belli çay bardağını alıp yalıya doğru yürüdü. Mümtaz Bey yalının bahçesinde dolaşıyor, burnuna gelen şu güzel kokunun nereden geldiğini anlamak için gözlerini çiçeklerde dolaştırıyordu. Hafifçe esen poyrazın etkisiyle çiçeklerini oynatan hanımeli, Mümtaz Bey'in dikkatini kendine çekmişti bile.

 

Mümtaz Bey çitlerin önüne geldiğinde bu mis gibi kokuyu ciğerlerine kadar çekiyor; gerçekten bir hanım eline benzeyen bu çiçeği, zevcesinin ince parmaklı, yumuşacık ellerine benzetiyor ve büyük bir iştiyakla kokluyordu.

 

Melâhat Hanım elindeki çayla kameriyeye geldiğinde Mümtaz Bey'in dikkatini bir şey çekmişti. Sarayburnu tarafından batmakta olan güneşin kızıllığı Boğaz'ın sularına değiyor ve oradan eşinin kızıl saçlarına yansıyordu. Akşam güneşinin ve bardaktaki çayın kızıllığı, eşinin beyaz kıyafeti üzerinde savrulan kızıl saçları ne kadar da uyumluydu öyle. Zaten boşuna vurulmamıştı bu nadide güzelliğe. "Akşam Güneşim", "Sabah Çayım" derdi Mümtaz Bey hep eşine. Kızıl, kıpkızıl beline kadar saçları vardı Melâhat Hanım'ın. On beş yıl geçmişti evlendikleri günden beri. Lakin çocukları olmamıştı. Mümtaz Bey kız çocuklarını çok severdi. En çok Melâhat'ına benzeyen kızıl saçlı bir kızının olmadığına üzülür, bu özlemi arttıkça gizli gizli ağlardı. İsmini bile düşünmüştü oysa. Nihal koyacaktı.

 

Karısının sesiyle dalgınlığından kurtulmuş kameriyeye doğru ilerlerken zihninde büyüttüğü evlat hasretinin gerçekten arttığını hissetmişti Mümtaz Bey. Fakat Allah dilemeyince elden bir şey gelmiyordu.

 

Melâhat Hanım tatlı fakat biraz sitem dolu sesiyle:

 

— Çayınız soğudu Mümtaz Bey! Niçin ayrıldınız kameriyeden? diye seslendi.

 

Mümtaz Bey üzüntüsünden doğan hüznünü belli etmemek için gözlerini eşinden kaçırarak:

 

— Ellerinizi kokluyordum Melâhat Hanım, diye mırıldandı.

 

Melâhat Hanım elindeki bardağı kocasına uzatırken anlamadığını belirten bir ifadeyle Mümtaz Bey'e bakıyordu. Mümtaz Bey başını tekrar hanımellerine çevirmişti:

 

— Ne kadar güzel kokuyorlar değil mi?

 

Melâhat Hanım kocasının baktığı yerde, iki gün önce açan mis kokulu hanımellerini gördüğünde anlamıştı.

 

— Bayındır'dan bir dostumuz getirmişti. Geçen yıl dikmiştik. Ne çabuk büyüdüler.

 

Mümtaz Bey çayını yudumlarken gözlerini kapamış, yalının bahçesini dolduran hanımeli kokusunu içine çekiyordu.

 

Gözlerini açtığında acısı her zaman artıyor, kurumuş hanımelleri içini yakıyordu. Bahçedeki güller sararmış solmuş; erguvanlar, sümbüller perişan olmuştu. Karısı Melâhat Hanım geçen yılın sonbaharında ölmüştü.

 

Şimdi Boğaziçi'nde, bu virane ve sessiz yalıda tek başına yaşıyor, yıkılmaya yüz tutmuş kameriyesinde akşamüstülerinin kızıllığında yalnız başına çay içiyor ve bir hanım elinin artık değmediği bu eski evde Melâhat'ına kavuşacağı günü bekliyordu.

 

Mümtaz Bey bardağından bir yudum daha çay içip gözlerini kapıyor ve her akşam aynı şiiri mırıldanıyordu:

 

Gül hazin, sünbül perişan

Bağ-ı zârın şevki yok,

Geldi amma neyleyim

Sensiz baharın zevki yok.

 

 

*Bu hikaye, Ihlamur Dergisi'nin 5. Sayısında yayınlanmıştır.

İletişime geç: dergi@seferidergisi.com

seferidergisi@gmail.com

Bizi TakipEdin

Tasarım  I  Adnan Tanır