Akl-ı Maâş Akl-ı Meâd

Akl-ı maâş denir ki bu; dünya için aklın seferber edilmesi aklın oraya sarf edilmesidir. Bir de akl-ı meâd vardır. İşte bu, hakikat için aklın kullanılması ve gerekirse hakikat için kurban edilmesidir.”

NESİR - MEHMET CEMAL İZCİ

 

"Baktığınız yer kadarıyla görürsünüz." denir. Yani bakış açınız kadar; mevziniz, cepheniz, zaviyeniz kadar… Buna bir takviye: "Bakan göz de bu anlamda pek mühimdir." Öyle ki "zaviyesini belirleyebilecek bir göz, akıl ve kalp" lazımdır. Misafiri buyur edebilecek bir mekânın elzem oluşu gibi.

 

“Mevzi terk edilirse mevzu da terk edilmiş olur.” demişti, Dücane Cündioğlu.

 

Aklımızı tanımamız ve düşünce metodumuzun hangi zeminde oluşması gerektiğini bilmemiz için şu ayrımı dile getirmemiz lazımdır. Şöyle diyelim: “Akl-ı maâş denir ki bu; dünya için aklın seferber edilmesi aklın oraya sarf edilmesidir. Bir de akl-ı meâd vardır. İşte bu, hakikat için aklın kullanılması ve gerekirse hakikat için kurban edilmesidir.”

 

Bir olaya bakış açımızın temelini teşkil eden aklın, hangi türden olduğu çok önemlidir. Aslında bu ayrıntının farkında olanımız pek azdır. Hangi aklın bizi hakikate götürecek merdivenin bir basamağı olduğunu bildiğimizde olayları daha net ve pürüzsüz görürüz. Bu ayrımın iyi yapılması demek, istikametinizin hangi yönde olduğunu, baştan bilmeniz demektir. Ters yöne girmeyeceğiniz anlamına gelir. Böylece fuzuli kafa ve gönül yorgunluğundan kurtulmuş olursunuz.

 

Kişi "akl-ı meâd"ı tercih ettiğinde benlikten müteşekkil duyguların birçoğu kendiliğinden bertaraf olur. Gündeme dair hırslı düşünceler, endişeler, kaygılar bir bir tükenir. Hakikat deryasının kıyısına tekneniz yanaşır. Bu kimseler sakindir, vakurludur, güvendedir, endişe ve korkudan azadedir.

 

Bu bahiste şunu açıkça belirtmemiz şarttır. "Akl-ı meâd" ehli, hakikatin talebesi olduklarından mütevellit, sır perdeleri onlara peyderpey ve nasipleri miktarınca açılır. Bu sebeple bu zevatın birçokları da dünyanın, aslında ne manaya geldiğine vâkıftırlar. Bundan ötürü bilfiil hayatın içindedirler ve hakikatin kendilerine gösterdiği yol kadarınca ve ezelde kendilerine yazılmış rol gereğince dünya sahnesindeki vakitlerini hakkıyla tamamlarlar.

 

Hazreti İbrahim'in Rabb'ini ararken kendine sorduğu sorular tam bir "akl-ı meâd" timsâlidir. Aklını, hakikate giden dikenli yolda ayağının altına sermiş ve ona basa basa oraya yürümüştür. Kıssanın da yardımı ile aklın hakikate giden yolda ilk basamaklardan olduğunu söylemek gerekir.

 

"Akl-ı meâd" ehlinin önderi muhakkak ki Habîb-i Kibriyâ'dır. O (s.a.v.) ömrü boyunca akılları hakikatin önünde diz çöktürmeye, hakikat için aklımızı sarf etmeye ve bu yolda kullanmaya davet etmiş, telkin etmiştir. Kendileri insanlık için mükemmel bir örnektir. Bu sebeple diğer insanları irşâd etmişler ve onları doğru yola iletmek üzere gayret sarf etmişlerdir. Allah'ın Resulü, alemlere bahşedilerek, bütün insanlığı müşerref kılmışlardır.

 

Bu hususta şu dikkat çekici noktaya temas etmeden geçmek olmaz. "Akl-ı meâd" sahipleri, dünyevi işlerde de çok kapsayıcı düşünürler, hakikatin ve insanlığın faydası için güzel hizmetler düşünürler. Bu veçhile "akl-ı meâd" "akl-ı maâşı" da kapsar. "Akl-ı maâş" ise insanı dünyevi varlık edinmeye sevk eder. İnsana hırsı öğütler.

 

Yazımı, bizlerin de "akl-ı meâd" ehlinden olması temennim ile bitiriyor ve hakikat yolunda nasibimizin artmasını niyaz ediyorum. Manevî büyüklerden ve hakikat yolunun önderlerinden Osman Hulûsî Efendi'nin divânındaki veciz ifadeleri ile yazıyı taçlandırıyorum:

 

"Kimesne ol makâmı

akl u fikr ü ilm ile bilmez

Görünmez kandadır

dâr u diyârı lâ-mekândandır"

İletişime geç: dergi@seferidergisi.com

seferidergisi@gmail.com

Bizi TakipEdin

Tasarım  I  Adnan Tanır