Ahmet Murat ile Söyleşi

SÖYLEŞİ - AHMET MURAT (Mülakat: Ertuğrul Gazi DEMİR / Hamit DEMİR)

 

Bismillâh.

 

- Ahmet Abi, evvela, söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi bilen bilir, bilmeyen araştırıp öğrenebilir. Biz doğrudan sorularımıza, müşküllerimize geçelim istiyoruz. İlkin şöyle bir soruyla başlayalım ve meselenin aslına doğru yol alalım inşallah. Hep söylenen, zikredilegelen "bizim medeniyetimiz" diye bir mefhum vardır. Bu işe baştan başlamak adına şu soruyu soralım; "bizim medeniyetimiz" sizce neyi ifade etmektedir?

 

– Bizim medeniyetimiz, dünya görüşümüzün, hayatı ve ölümü idrak edişimizin dünya ölçeğinde çiçeklenmesidir. Dünyayla karşılaşmamızın ve onunla Müslümanca baş etmenin mümkün yoludur. Peki bu kadar soyut konuşmayalım: Medeniyet, konmanın, yerleşmenin, yatay düzeyde varlık göstermenin tarzıdır. Ama bu yatay yerleşiklik, dikey ilkelerle biçimlenir. Dikey ilkelerimiz ilmimiz ve irfanımızdır. İtikad ve irfanı gösteremiyoruz. Onlar ancak tezahür ederek kendilerine işaret edilebilen değerler. Bu işareti kolaylaştıran formun bir yanı medeniyettir. Yani mesela Türk evine bakarak, arkadaki dikey ilkeleri, yani inanç ve irfan manzumesini okuyabiliriz.

 

- Şu halde, dikey ilkeler hayatta/içtimai yaşamda tezahür etmiş olan/etmesi gereken şeyleri ihtiva ediyor. İlim ve irfan diye özetle belirttiniz bunu. Peki, bu iki kavramı, medeniyet zaviyemizden, biraz açabilir misiniz?

 

– İlim, aklî bağıntıların, zihinsel ilişkiselliklerin ürettiği bir şeydir ve yararlı olma şartını taşımalıdır. Faydasız ilimden sana sığınırım diyen Efendimiz'in (sav) buyurduğu gibi. İlimde esas olan, beş duyu, akıl ve naklin kesiştiği alanda üretilmiş olmasıdır. İlim bu sebeple objektiftir ve yine bu sebeple sınırları kestirilebilirdir. Buna mukabil irfan, akıl, nakil ve keşfin/sezginin kesiştiği yerde çiçeklenir. Bilgi kesbî olduğu zaman ilimdir, vehbî olduğu zaman irfan olur. Vehbîliği temin eden de bu keşfî kökenidir. İrfan cephesinden bakınca ilim gereklidir ama yetersizdir. İlmin kendi üstüne kapanarak, sınırlarını daha da kalınlaştırması, onun irfandan kopmasına yol açabiliyor. Hakiki ilmin, irfan seçeneğine açık olması gerekir. Çünkü keşif de esasen insanî bilgi imkânlarından biridir. Sûfiler, keşfi kabul de keşiftir, derler. Yani keşfî bilgiyi elde etmek için evvelemirde gereken şart, bu bilginin mümkün olduğunu kabul etmektir. Bu kabul eşiği aşıldığında, keşfin muhatapları arasına girebiliriz. Bu sebeple ilmin irfanla barışık olması, onun sınırlarını esnetir, ona yeni kabiliyetler kazandırır. Bizde irfanın disipline edilmiş dünyası tasavvuf olarak adlandırılmıştır.

 

- Bu iki kavramın esaslı ve doygun tanımlamalarını müteakiben, “irfanın disipline edilmiş dünyası tasavvuf” dediniz, buradan gidelim istiyoruz. Modern zamanda kadim kavramlar şu veya bu sebepten çok yıpratıldı malumunuz. Bu yıpranışı büyük ölçüde unutuş takip etti. Şimdi şöyle net bir soru sorarak, zihinlerde, konuştuğumuz kavramlara dair tanım boşluğu/eksikliği kalmamasına çabalayalım. Sahih tasavvuf telakkisini nedir, nasıldır?

 

– Tasavvufun bizim klasiklerimizde yapılan tanımlarının sayısı yüzleri bulur. Her bir sûfinin kendi zaviyesinden yaptığı farklı tanımların yanına, bir sûfinin yıllar içinde kat ettiği yolculuğun neticesi olarak yaptığı farklı tanımları da hesaba katmalıyız. Ama esasta mesele tektir, o da marifetullah. Yani Cenab-ı Hakkın tanınması. Buna müteallik olan, nefsin tezkiyesi, kalbin tenviri gibi hususlar vardır. Ama maksat hep marifettir. Bunu temin eden tarikatlar işleyen, iş yapan, verimli, ulaştıran, dolu tarikatlardır. Böyle olmayanlar da oyalayan tarikatlardır. Ölçü ulaştırıp ulaştırmamasıdır. Daha büyük, daha küçük, daha cübbeli, daha sakallı, daha ilimli, daha hizmetli gibi ölçüler, ulaştırıp ulaştırmamasına nispetle değer kazanır. Tarikatın amacı sosyalleşmek, kamu hizmeti ya da ilim öğretmek değildir mesela. Bunlar yan ürünlerdir. Esas amacı marifetullaha erdirmektir. Sahihliğinin ölçüsü de budur.

 

- Bu soruya, Dücane Cündioğlu'dan bir alıntıyla başlayalım istedik. Sözü insana, günümüz insanıma getirmek muradıyla. Göz İzi adlı eserinde Dücane Bey şöyle söylüyor: “İnsanın, hele hele modern insanın kendini özlemesi, kendinden yine kendine kaçması, kendiyle hemhâl olması, kendiyle kendi hakkında sohbet etmesi, sohbeti kendiyle, kendi için ve kendine yapması ne kadar zor görünüyor.” Bu zorlukla tasavvufî öğreti, tasavvufî terbiye metodu arasında bir bağ var mıdır? Tasavvufî eğitim, bilhassa modern insanın çıkmazlarına çâre olabilir mi?

 

– Ben bu bağlamda modern insan deyince, dinle irtibatını geleneksel kurumlar, kanallar ve teamüller üzerinden kurmayan insanı anlamayı tercih ederek cevap vereyim. Geleneksel dünyanın bir üyesi, dinle irtibat kurmak için, çok şahsi mecralar icat etmeye gerek duymazdı. Din onun atasözünde, türküsünde, mahallesinde, çocuğuna koyduğu isimde ve günlük hayatını kendisine göre ayarladığı namaz vakitlerinde içkindi. Bu listeye bir dolu başka şeyi de koyabiliriz. Modern insanın yaşadığı iklimse bu mecralardan arındırılmıştır. Onun dinle irtibat kurması için şahsi, yeni, öğrenilmiş ve bazen de kurgusal olan yeni mecralara ihtiyacı bulunuyor. Bu onun trajedisidir. Çocuklarımıza ve gençlerimize bir bakalım. Dini yeniden ve yeniden keşfetmek zorunda olmak gibi çok ağır bir yükümlülükle karşı karşıyalar. Oysa geleneksel toplum bu irtibatları onlar için kuruveriyordu. Modern insanın tasavvufla teması onu zenginleştirici bir ilişki olacaktır. Tasavvuf, dini doğallığında içselleştirmenizi kolaylaştırır. Din, tasavvuf sayesinde kana karışır, bir kurgu, bir dayatma olmaktan çıkar. Tasavvuf ehli bu bapta "zevk"ten bahsederler. Dini, bir zevk haline getirmekten. Zevk tatmak demektir Arapça'da. Din, tadılan, tadına varılan bir şeydir ehli tasavvuf için. Ben "zevk"i, "manevi tecrübe" olarak da tercüme ediyorum. Yani dinin, bir içsel tecrübeye dönüşmesinde, bir zevke dönüşmesinde tasavvuf önemli bir imkândır.

 

- Bu cevaptan sonra iki soruyu mezcetmenin faydalı olacağını düşündük. İlk olarak, “Din, tasavvuf sayesinde kana karışır” dediniz. Bu meyanda, tarikat şeriatın nesi olur? İkinci soru olarak;  modern dünyanın temellerini atıp bunu devamlı “geliştirerek” sürdüren Batı medeniyetidir. Dolayısıyla, modern dünyadaki hâkim anlayış ve dünyayı/yaşamı algılayış parametreleri “sekülerizm ve materyalizm” görüşlerden peyda olup süregelmiştir. Bedri Gencer Hoca'nın bu bağlamda şu mealde bir sözünü hatırladım: “Modern dünya, dini, içtimaî hayattan ferdî hayata, yeryüzünden gökyüzüne iteliyor.” Hâl böyle iken, tasavvufun hâlihazırdaki dünyayı ve dünyevî her bir şeyi modern algılayış parametrelerine karşı tezi nedir temel olarak?

 

– Şeriatla tarikat veya hakikat arasındaki ilişkilerin sıkılığı, sufilerin işin başından beri hassas oldukları, Hz. Cüneyd ve İmam Gazali ile birlikte de kamusallaştırdıkları bir husustur. Şeriat hakikatin zarfıdır, zırhıdır, kabıdır. Hakikatin muhafaza edildiği form odur. Onun hizmeti hakikatedir. Hakikatin hatrına vardır. O yüzden peygamberler tarihi boyunca şeriatler değişmiştir. Hz. Âdem'in şeriatindeki evlilik biçimi, şeriat-i Muhammediyye'de kabul edilmemizdir, haramdır. Ama Hz. Âdem'in ve çocuklarının haram işlediklerini söylemiyoruz çünkü şeriatleri farklıydı diyoruz. Hakikatse, bütün peygamberler tarihi boyunca aynıydı, tekti.

İkinci kısma gelirsek, tasavvuf, sahih, saf bir Müslümanca düşünme biçimidir. Bu düşünme biçimi bize, dünyayı geçici bir menzil olarak algılamamızı sağlayacağımız bir imkan sunar. Müslümanca düşünmenin temel şartlarından biri budur: Dünyanın faniliği ve asıl emeğin ona verilmemesi. İkinci olarak bu düşünme biçimi bize, bizim hükmümüzün değil, Allah'ın hükmünün geçerli olduğunu söyler. Bu da modernlerce unutulan ya da yorumlanarak gücü zayıflatılan bir ilkedir.  Modernler yapmak, etkinlik içinde olmak zorunda hisseder kendisini. Tasavvuf ise bu çabayı merkezileştirmemeyi öğretir. Tasavvufi düşünüş, uygulanarak meyvesi beliren bir düşünüştür. Tasavvufu yaşarsanız, başka bir entelektüel çabaya girmeden zihnin sahihleştiğini, Müslümanca düşünmenin ilkelerini temellük ettiğini görürsünüz. Bu yönüyle modern düşünüşteki arızaların ilacıdır.

 

- “Tasavvufi düşünüş, uygulanarak meyvesi beliren bir düşünüştür. Tasavvufu yaşarsanız, başka bir entelektüel çabaya girmeden zihnin sahihleştiğini, Müslümanca düşünmenin ilkelerini temellük ettiğini görürsünüz. Bu yönüyle modern düşünüşteki arızaların ilacıdır.” Dediniz. Herhalde, sözün bittiği yerdeyiz. Bu mülakatı, sükûta dair düşüncelerinizle sonlandıralım istiyoruz abi. Ne dersiniz sükûta dair?

 

– Seksenlerin başı için, söz patlamasından bahsedilmişti. Ama sanırım bugünlerdeki durumu izah için artık patlama nitelemesi de hafif kalacak. Sözün düşüşü diyebiliriz Ellul'dan ödünç bir sözcükle. Sufiler, dile hâkimiyetin sağladığı yüksek otokontrolü çok önemsemişlerdi. Mücahede yani nefsin eğitilmesi gayretinin önemli unsurlarından biri buydu. Mücahede ise müşahede olarak adlandırdıkları nihai menzilden önceki zahmetli menzilin adıdır. Yani işin başı ve ortası diyebiliriz. Bu durumda şu sanılabilir: Bir derviş nihai menzile eriştiğinde konuşmaya başlayacaktır. Hayır, orada da yaşanılan hususi tecrübelerin paylaşılarak zedelenmemesi esastır. Dolayısıyla dervişin ne başta, ne de sonda sözün keyfini sürmesine izin yoktur.

 

- Allah razı olsun Ahmet Abi. Güzel bir mülakat oldu. Çalışmalarınızda muvaffakiyetler dileriz. Allah'a emanet olun.

 

– Allah razı olsun kardeşim. Hayırlı çalışmalar dilerim.

 

   "ŞERİAT HAKİKATİN,

    ZARFIDIR,

    ZIRHIDIR,

    KABIDIR."

İletişime geç: dergi@seferidergisi.com

seferidergisi@gmail.com

Bizi TakipEdin

Tasarım  I  Adnan Tanır